4 Kasım 2016’da şunları yazmıştım:

” “6 milyon kişinin oyunu almış bir partinin vekillerini tutuklayamazsınız” demek, yargıyı hiçe sayıp “Yolsuzluk olup olmadığına millet sandıkta karar verir” demekle eşdeğerdir.

“6 milyon kişinin oyunu almış bir partinin vekillerini tutuklayamazsınız” demek “%52’yle halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanıyım” diyenlerin her türlü hukuksuzluğunu sadece ‘seçilmiş’ olmasından ötürü kabul etmek, “Hiçbir şekilde sorgulamayız” demektir.

“6 milyon kişinin oyunu almış bir partinin vekillerini tutuklamak Kürt seçmenin oylarına darbedir” demek de “Hani HDP Türkiye partisiydi?” sorusunu soranlara yanıt veremeyeceğiniz kadar tezatlıkta bir etnikçiliğin esiri olduğunuzu bizzat gösterir.

Vekil olarak demokratik alanda siyaset yapıyor olmak, kirli işlere bulaşmanın ve terör örgütüyle içli dışlı olup bölücülüğü savunmanın meşru bir aracı olarak görülemez. Mevcut iktidarın özellikle PKK konusunda Habur’da, Oslo’da yediği hurmaları düşündüğünüzde samimiyetsiz olduğunu düşünebilirsiniz ama “Seçilmiş olması kâfi, bölücülük dahil her türlü naneyi yiyebilir” anlayışınız zırvalıktan öte geçmez. Seçimle gelen ‘normal şartlarda’ seçimle gider. Aynı seçimle gelenler ‘anormal şartları’ bizzat kendileri doğuruyorlarsa seçimle gitmeyebilirler.

– TBMM’de “Biji Serok Apo” sloganı atılıp PKK marşlarının söylenmesi,
– “PKK sizi tükürüğüyle boğar” diyebilme cüretinin gösterilmesi,
– “Bu memleketten defolup gideceksiniz. Bize uzattığınız o keleşi size çevirmesini biz çok iyi biliriz” küstahlığı,
– Ve daha bugün 9 şehitin verildiği, 100’ün üzerinde yaralının olduğu PKK saldırısı,

savunma mekanizmasını ilkesellik üzerinden değil de karşıtlıktan oluşturan, kendi hezeyanları dışındaki hiçbir şeyi kabul etmeyip her şeyi faşizm olarak tanımlayanların faşizm anlayışının neresindedir?

“Halkı” olarak tanımladığı PKK’lıların cenazesine gitmeyen olduğu takdirde partisinin vekillerine “Soruşturma açarım” diyen Selahattin Demirtaş, ‘Gündem’i ‘Özgür’ olanların ‘özgürlükçü’ anlayışlarının hangi kısmında vuku bulmaktadır?

Ha diyorsanız ki biz Figen Yüksekdağ’ın sırtını mapushane duvarlarına yaslayıp zatürre olmasından endişe ediyoruz.
Ondan da korkmayın!
Zira Figen Hanım sırtını yaslamayı YPJ, YPG ve PYD’den çok iyi bilir.

“Ama ya bize de sıra gelirse?”
İşte o da sizin kim olduğunuza, ilkeli duruşunuza ve kimlerle hangi ilişkilerde bulunduğunuza bağlı.

Hürriyet düşmanlarına hürriyet verilmeyeceğini öğrendiğimiz aydınlık günler dileğiyle…”

Ve bugün…

O günkü yazının bir başka versiyonu ise şöyle karşımıza çıkıyor:

“Kadri Gürsel, Murat Aksoy, Ahmet Şık, Nazlı Ilıcak, Gökmen Ulu, Mediha Olgun niye hapiste? 156 gazeteci niye hapiste? Eğer bir ülkede 156 gazeteci hapisteyse siz o ülkede demokrasi olduğunu kimseye anlatamazsınız.”

Meseleleri genelleme yapmadan somut bir şekilde irdelemek her zaman daha sağlıklıdır. Topyekun yapılan ‘torba’ değerlendirmeler kurunun yanında yaşı yakabileceği gibi, yaşı da kurutabilir.

“156 gazeteci niye hapiste? Bir ülkede 156 gazeteci hapisteyse siz o ülkede demokrasi olduğunu kimseye anlatamazsınız.” derseniz, tıpkı 4 Kasım 2016’daki yazıda belirtilen ‘vekil dokunulmazlığını kirli işlere kılıf olarak kullanmayı meşrulaştırmak’ gibi gazetecilik mesleğini de belli suçlara karşı bir ‘zırh’ haline getirirsiniz. Söylediğiniz de “İmam tecavüz etmez” zırvalığının farklı rengi olan “Gazeteci terör örgütüne çalışmaz”dan öte geçmez.

“Kadri Gürsel, Murat Aksoy, Ahmet Şık, Nazlı Ilıcak, Gökmen Ulu, Mediha Olgun niye hapiste?” derseniz saydığınız isimlerin hepsinin suçsuz ve aynı gerekçeden ötürü hapiste olduğunu ifade etmiş olursunuz.

Mesela “Ahmet Şık önce FETÖ’nün Ergenekon kumpasında tutuklandı, şimdi de FETÖ’den tutuklu. Böyle bir şey olabilir mi?” demek yerine neden FETÖ’nün kalemşörlüğünü yaptığı ayan beyan ortada olan Nazlı Ilıcak’ı ısrarla aynı cümlede kullanırsınız?

Mesela “Gökmen Ulu sırf muhalif kimliğinden tutuklanmış ve FETÖ soruşturması sulandırılmaya başlamıştır” demek varken, neden Nazlı Ilıcak’ı araya sıkıştırarak ‘gazetecilik’ kimliğini sulandırırsınız?

Gazeteci adı altında ve ‘adalet’ denerek Nazlı Ilıcak ismi her defasında bu denli kuvvetlice kullanılmaya devam ediyorsa mesele sanıldığı kadar basit değildir.

Unutulmamalı ki bu ülkedeki önemli kavramlardan ikisi eşitlik ve adalettir.

Demokrasi, özgürlük, barış kelimelerinin daha önce emperyalistlerce ve onların yerli işbirlikçileriyle kullanılıp içlerinin nasıl boşaltıldığı ortadayken eşitlik ve adalet kavramlarının aynı şekilde tarumar edilmesine göz yumamayız.

Velhasılıkelam gerçek anlamlarını kullanacaksak;

Eşitlik, aynı ülke vatandaşları olup anayasanın verdiği haktan dolayı hem İlhan Selçuk’un hem de Nazlı Ilıcak’ın ‘gazeteci’ hüviyetine sahip olmasıdır. Adalet ise İlhan Selçuk’un ‘gazeteci’, Nazlı Ilıcak’ın ‘terörist’ olması.

Yusuf Akkuş

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: