Yandaş yazar Nagehan Alçı, Erdoğan’ın Hindistan dönüşü söylediklerini aktardı.

Nagehan Alçı’nın yazısı şöyle:

Cumhur-başkanı Erdoğan ile çıktığımız Hindistan gezisi Ak Parti’nin ve Türkiye’nin yeni bir döneme girdiği tarihin hemen öncesinde olduğu için, zamanlama açısından bence çok kritik bir geziydi. Herkes Erdoğan’ın ne diyeceğini bekliyordu, özellikle referandum sonrası baş gösteren tartışmalarla ilgili…

Ak Parti medyasının ikiye bölündüğü, giderek sertleşen, temel olarak Türkiye’nin nasıl bir dış politika izlemesi gerektiği meselesi üzerinden başlayan ama İslamcılık kavgasına dönen meseleyi uçakta Cumhurbaşkanı’na ben sordum. Açıkçası, Erdoğan’ın, keskin bir yorumdan kaçınarak yumuşak geçiş yapacağını düşünüyordum. Ancak Cumhurbaşkanı doğrudan ve hafifletme gereği duymadan, son günlerdeki tartışmalarla ilgili tavrını ortaya gayet net ve sert koydu…

O isimlerin artık burada yeri yok

‘Ak Parti’yi destekleyen iki kanat yok, Ak Parti’yi hâlâ destekleyen yazarlarla, geçmişte desteklemiş ve zaman içinde belli hadiselerde zoru görünce davayı satmış yazarlar var’ demeye getirdi. Kendine İslamcı diyen bazı yazarlara çok kırgın hatta öfkeliydi. ‘O isimlerin artık Ak Parti camiasında yeri yok’ mesajını verdi. Açıkçası, hepimiz şaşırdık, hatta 6 saatlik yolculuğun söyleşi bittikten sonra kalan yaklaşık 4 saatinde her köşede konuşulan temel konu buydu. 17-25 Aralık darbe teşebbüsünden itibaren yaşanan tüm sürecin medyadaki birikmiş hesaplaşmasının Erdoğan’ın kafasında olduğunu gördüm…

Peki, tüm bunlar nasıl yorumlanabilir? Gördüğüm kadarıyla muhalif gazeteciler ve akademisyenler yaşananları anlamaktan çok uzaklar. Aslında hikâye, 17-25 Aralık depremi sırasında başladı. 17 Aralık’tan 30 Mart’a kadar her gün hatta her saat yeni bir siber saldırıyla Gülenistler Erdoğan’a karşı çok kirli bir psikolojik harp yürüttü. Erdoğan ilk şoku o günlerde yaşadı. Eskiden beri yanında bildiği arkadaşlarının çoğunun Gülen’den ürktüğü ve mücadele etmediği kanaatindeydi. Aynı durum medyada da geçerliydi. Erdoğan’ın düşüncesine göre en güvendiği eski isimler yalpalıyordu ve nispeten daha yeni medya aktörleri 17-25 darbesine karşı ön safta savaşıyordu.

Ardından ikinci büyük deprem 7 Haziran geldi ama 7 Haziran’dan önce de medyada belli kıpırdanmalar ve kısmi tasfiyeler oldu. 7 Haziran-1 Kasım arası süreç, Cumhurbaşkanı için ikinci şoktu. Erdoğan’ın iktidardan düştüğü ve artık bir daha tek başına iktidarda olamayacağı düşüncesi Ak Parti medyasında da yaygınlaştı. O süreçte belli gazeteciler teker teker Ak Parti’ye ve özellikle Erdoğan’a desteği azaltmaya başladılar, hatta karşı tarafa geçtiler. Yani Erdoğan’a göre ‘zoru görünce davayı sattılar’. Cumhurbaşkanı’nın bazı muhafazakâr yazarlara birikmiş kızgınlığı bu süreçlerde yaşadığı hayal kırıklığı sebebiyledir.

Pelikan’la bunun bir ilgisi var mı?

Bu günkü kavgayı analiz etmeye çalışanlar işin içine Pelikan bildirisini katıyor ve bu bildiriyi kaleme alanların son günlerdeki kavganın aktörü olduğunu varsayıyor. Geçen yıl tam bu günlerde patlayan Pelikan bombası İslamcı camiada büyük bir ayrışma yarattı. Fakat bu son büyük yarılmanın Pelikan olayının devamı olduğunu düşünenler yanılırlar. Benim bildiğim, Cem Küçük’ün Pelikan bildirisiyle hiçbir ilgisinin olmadığı. Açıkçası, bunu ben değil, bildiri çıktığında Küçük’ten en çok nefret edenler dâhil herkes biliyor ve söylüyordu. Küçük’ün tarzını ve birçok yaklaşımını yanlış buluyorum ancak tarihi doğru ve adil yazmak gerektiğine inanıyorum. Nitekim ‘Pelikancı’ diye suçlanan gazete yazarları da köşelerinden Küçük’e hiç destek vermediler. Ortada bir İslamcılar-Pelikancılar kavgası yok. Cumhurbaşkanı’na göre, bu yaşananlar ‘Ak Parti’yi hâlâ destekleyenler ve eskiden desteklemiş olanlar’ kavgasından ibaret.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: