İkili ilişkiler için şöyle bir söz söylenir: “İnsanların gerçek yüzlerini onlardan ayrılırken tanırsın.”

Bu benzetme ülkemizdeki siyasi iktidar için de geçerli. Ülkeyi yönetenlerin ne kadar demokratik ve yenilgiye ne kadar tahammüllü olduklarını “taht”ları sallanmaya başlayınca anlıyoruz.

Referandum süreciyle beraber bu durum daha da fazla ayyuka çıkmış durumda.

“Herkesin Cumhurbaşkanı” ile başlayan süreç, referandumda hayır oyu verecek insanları önce terörist sonra yeniden vatandaş sonra tekrar terörist yaparak başladı. Ve bugün, iktidara muhalif kişilere salon dahi verilmediği, salonun ise ancak “saldırı yapılması garantisiyle” verildiği, saldırıların da giderek marjinalleştiği ve ölümcül tehdit içermeye başladığı, birilerinin de gönüllere su serpmek için “Yahudilere, Hristiyanlara yaşam hakkı tanındı, ‘Hayır’cılara da tanınacak.” denebildiği bir noktaya evrildik. Allah razı olsun(!)

Bu saldırıları iki aşamada değerlendirmek lazım:

Birincisi, gündelik ve tamamen iktidarın seçimlerde “kazanması” üzerine yapılan saldırılar.

İkincisi, gündelik gibi gözükse de gündelik bu saldırılar üzerinden meşruluk kazanan “ideolojik” temelli gerici saldırılar.

Birinci türden saldırılar, nesli tükenmekte olan muhalif yayın organları üzerinden halkın bir kesimine ulaşabiliyor. Fakat ikinci türden saldırılar, bazı muhalif yayın organlarının da kurucu değerlerle en az gericiler kadar sorunu olduğundan yeterince gündeme gelmiyor.

Oysa birinci türden saldırıların beslendiği kaynaktır “ideolojik” merkezli gerici saldırılar…

Bunun en somut örneğini yaklaşık 10 gün önce yaşadık.

Hayır, Rasim Ozan Kütahyalı’nın Hayırlı Konvoy ekibindeki vatansever subaylara saldırısından bahsetmiyorum. Onunla ilgili kapsamlı bir yazı yine bu satırların sahibi tarafından yazılacak.

Bahsettiğim türden saldırının yapıldığı “kişiler” bu subaylar değil, başka birisi, evet sadece bir kişi.

Karşı devrimcilerin; alternatif ve Türk’ü, Atatürk’ü tarihten silmeye yönelik tarih yazıcılarının emperyalizmin yerli-yabancı her türlü unsuru tarafından desteklendiği, dışarıdan finanse edilip içeriden saraylarda baş tacı yapıldığı bir dönemde bir kişi bu tipleri rahatsız etmiş.

Neden?
Çünkü Kemalist.

Neden?
Çünkü partilerüstü.

Neden?
“Ben tarihçiyim, gündelik konular benim ilgi alanım değil” paravanına sığınmak yerine, gündelik olaylardaki “tarihsel” kökleri anlatıp hem “dün” ile ilgili çarpıtmaları ortaya koyup “yarın”ın aydınlanmasını sağlayıp hem de “bugün”e sessiz, tepkisiz kalmadığı için.

Evet, bu kişi Sinan Meydan.

Birisi(tabi ki bu sadece birisi değil), Sinan Meydan’ın sosyal medyadaki hesapları üzerinden Sinan Meydan’la ilgili suç duyurusunda bulunuyor. Suçlama ise şaka gibi: “Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, siyasi iktidara hakaret”.

Tamam, “Yeni” Türkiye’de bunlar da olabiliyor. Tamam, içerisinde hiçbir hakaret olmayan iletilere rağmen bir “Cumhuriyet Savcısı” bu suçlamayı kabul edip Sinan Meydan’ı ifade vermeye de çağırabilir.

Ama durum bu kadarla da sınırlı değil. Ne tesadüf ki Sinan Meydan’ı ifadeye çağıranlar, Sinan Meydan’a sözde suç unsurlarını gösterirlerken bir görseli daha dosyaya koyuveriyorlar, tabi “sehven” (ya da yersen): “Çocuklarının fotoğrafı“!

Kimse kimseyi kandırmasın, bu alenen bir tehdit ve gözdağıdır!

Bu, kumpas davaları sürecinde vatanseverlere yapılmak istenendir, her fırsatta yapılandır!

Bu bir “F” tipi, “AKP” tarafından da desteklenmişliği olan aşağılık bir saldırı yöntemidir.

İlk kriz anında canlarının tatlılığı ve kaygısıyla çil yavrusu gibi savrulacak olanlar, herkesi kendileri gibi sanmakta, bulundukları ideolojik zeminin de etkisiyle hiçbir zaman “adil” şartlarda ve insanca mücadele edememektedirler.

Düştükleri hata ise herkesi kendileri gibi sanmaları, bu tarz yöntemlerle vatanseverleri ürkütebileceklerini sanmalarıdır.

 

Yazının tamamını okumak için :  http://ucuncuyol1919.com/2017/03/29/sinan-meydan-yalniz-degildir/

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: